Sosyal Mühendislik Nedir ? En İyi Sosyal Mühendislik Taktikleri

Yazar: DeepTopics Tarih: 07:12 Kategori: , , , , , , Yorum: Yorum Yap


SOSYAL MÜHENDİSLİK NEDİR ?

EN İYİ SOSYAL MÜHENDİSLİK TAKTİKLERİ

SOSYAL MÜHENDİSLİK NEDİR ?

Sosyal Mühendislik Toplum Mühendisliği Ve Aldatma Sanatı Olarakda 

Anılır Sosyal Mühendislik İnternette Veya Gerçek Hayatta İnsanların 

Zaafiyetlerinden Yararlanılarak Çeşitli İkna Ve Kandırma Yöntemleriyle 

İstenilen Bilgiyi Elde Etmektir Peki Her İnsan Sosyal Mühendislik 

Yapabilirmi Bilgisiz Bu Tür Konulara Merakı Olmayan Yada Merakı Olup 

Yeterli Bilgisi Olmayan Kişiler Yapamaz Bu Makaleyi Okuduktan Sonra 

Beyninizde Bir Ön Bilgi Oluşacaktır Misal Bir Çoğunuz Facebook Hesap 

Çalmayı Öğrenmek İstemişsinizdir Tarihte Bir Kaç Bug Dışında 

Tüm Hesap 

Çalma Olayları Sosyal Mühendislikle Yapılmış Ve Tabikide Hayla 

Yapılmaktadır Facebook Bir Robot Tüm İşlemler Robotlar Tarafından 

Yapılıyor Robotların Zaafı Olmaz Ama İnsanların Olur İşte Buradada 

İnsan Unsuru Devreye Giriyor Facebookunu Çalmak İstediğiniz Kişinin 

Zaaflarından Yararlanmalısınız Bunun İçin Kişi Hakkında Detaylı Bir 

Araştırma Yapmanız Gerekebilir Bir Kişinin Zaafı Kadınlar Olabilir Oyun 

Olabilir Para Olabilir Ona Göre Kendinize Bir Rota Çizmeniz Gerekir 

Sosyal Mühendislikte İstediğiniz Şey Bir Anda Olmaz Belki 3 Gün Belki 1 

Hafta Belki Bir Gün Belki 1 Saat Bunu Bilemeyiz Bu Sizin İkna Gücünüze 

Bağlıdır İstediğinizin Olması İçin Kesinlikle Israr Etmeyin Israr Şüphe 

Uyandırır


Bir Sosyal Mühendislik Hikayesi

HaftaSonu Ankara’daydım. Gelirken devamlı olarak kullandığım ve severek bindiğim bir Otobüs firması var biletimi aldım Bolu’ya. Neyse otobüs saati geldi bindim. 28 numaralı koltuk… Ehh dedik bakalim yanımıza kim denk gelicek.. otobüs gerçekten full dolu.. yanıma ben yaşlarında bir eleman oturdu. Çantasından bir kitap çıkarttı ve başladı okumaya. Merak işte naparsınız kitaba göz attım..:) Kitab: C++ Kitabı. Dedim galiba eleman Programcı(Yazılımcı). Neyse.. Hareket ettik muhabbete başladık biz..


Pardon dedim, Programcımısınız? yok dedi Fizikciyim. Yani Fizik bölümü okuyorum. Siz dedi? ben sistemciyim vs vs neyse tanıştık işte elemanla konuştuk.. Fizik, Programlama, Bilgisayarlar derken… muhabbetimiz ilerledik tanıştık iyice.
Otobüs ilerledikçe aramızdaki muhabbette koyulaştı. Hayattan, İşten, Üniversiteden, Maçlardan her şeyden konuşmaya başladık.. Ve sıra geldi tabii ki Kızlara (hatunlara) … Ehh onlardan da bahsedelim bari olduk:)

dedi ki : İsmi Kemal olan yolculuk arkadaşım… “Bu devirde düzgün kız bulmak zor.. .Mesela şu yan koltukta oturan esmer kız o kızı ben tanıyorum Ankarada oturuyor ve bizim üniversitede okuyor (abant izzet baysal üniversitesinde) fakat kızla tanışmaya hiç fırsatım olmadı.
baktım şöyle bi harbiden iki kız oturuyorlar) “Ee dedim Üni’de görüyorsun otobüslerde denk geliyorsunuz neden tanışmadın ki kızla dedim ?” dedi ki Kemal: “yok abi ben tanışamam.. utanırım yapamam öyle şeyler biz kıza gidip dank diye açılmak benim işim değil dedi”… “Al bendende o kadar lan dedim bende hiç beceremem server’ları birbirine bağlamaktan daha zor anasını satiyim diye dalgasını geçtik  ” “Ama dedi o kızın Telefon numarasına ulaşmak isterdim”.. Ve ona Mesaj atmak isterdim dedi.. bende dur bakalim Bolu’ya varalım belkide bu mümkün olabilir dedim.. Nasıl yani isteyecekmisin numarasını kızın dedi ? Bende tabii ki HAYIR dedim. Ben sendende beterimdir yapamam öyle şeyler ama bulabiliriz birazcık şansın varsa dedim… Neyse geldik bolu’ya…

Ve kız tamda kendinden beklediğim bir hareket yaptı! İnerken otobüsten BİLETİNİ oturduğu koltuğun kenarında bıraktı! Bileti muavine gösterirken oraya sıkıştırmıştı.. öylece orada kaldı!

Çaktırmadan bileti çebime attım… İndik aşağıya muavine yaklaşdım çantamı alıcam ve sordum: hocam dedim senin isim ne ? muavin: zafer dedi. Soyisim dedim? demirbilek dedi.. Hayırdır dedi : “ya dedim bizim memleketin arabası bu seni birisine benzettim ama değilsin kusura bakma” dedim. “önemli değil” dedi.. Çantalarımızı aldık Kemalle ve ondan telefonunu istedim. Verdi

Ve yolculuk yaptığımız Firmanın Ankara Aştideki YAZIHANESİNİ aradım. (Numarayı daha önceden biliyordum zaten-Saklarım öyle numaraları) Çıkan kişiyle aramızdaki diyalog.

- XXX SEYAHAT
- Eee ben 14:00′da Ankara’dan hareket eden 67 XX XXXXX plakalı ve 283 nolu sefer sayılı aracın muavini zafer. 30 Numaradaki bayan müşterimiz bilgisayarını aracın gözünde unutmuş boluya vardık mola yerindeyiz ve gitmiş bayana ulaşmak için numarası gerekli ?
- müşterinin adı nedir?
- Hande xxx 30 numaralı koltuktaki bayan müşteri
- tamam buldum numarası: 506 XXX XX XX
- tamamdır hocam eyvalalh ulaşalım da alsın üstümüze kalmasın
- tamam hadi
- iyi günler

Gördüğünüz gibi basit bir Sosyal Mühendislik (Social Engineering) numarası ve hedefin numarası elimizde. Eskiden bu işleri çok yapardım bırakmıştım.. Ama paslanmamışız herşeyi braktım
 Ve kemale dönüp numarayı verdim. Al dedim. Mesaj at. Ve numarasını bizzat kendin bulduğunu söyle. " dedim.

Kemal havalara uçtu ve bende ilk bulduğum taksi ile eve geldim… Ha bu arada Kemal’e bana ulaşması için sadece Eposta adresimi bıraktım . Ve nihayetinde yolculuk arkadaşım muradına erdi ve kızı ayarladı.


En İyi Sosyal Mühendislik Taktikleri

Buradada Size Bazı Sosyal Mühendislik Taktiklerinden Bahsedeceğim Hemen Başlayalım

 Bu Sosyal Mühendislik İle Facebook Ele Geçireceğiz Öncelikle Facebookunu Alacağımız 

Kişi Tanıdığımız Biri Olmalı Sizde Whatsappı Varsa Whatsapptan Yoksa Başka Bir 

Facebook Hesabı Açarak Mesaj Atın Herzaman Konuştuğunuz Gibi İlk Başta Halini Hatrını 

Sorun Size Şuan Olası Konuşmaları Yazıyorum Aynısını Yapın (Biz : SM  Kurban : K) Not 

Yöntem Bana Aittir Alıntı Değildir


Sm: Kanka Nasılsın ?

K: İyiyim Kanka Sen Nasılsın

Sm: Bende İyiyimde Facebook Hesabım Çalındı 3 Güvenilir Kişi Seçmiştim Biri Sensin 

Telefonuna Birazdan Kod Gelicek Onu Bana Atarmısın

K: Tamam Kanka Gelsin Atarım



Burada Sizi Reddetme İhtimali %10 Nedeni İse Onu Güvenilir Kişi Olduğunu Söylemeniz 

Sizin Onu Güvenilir Kişi Seçdiğinizden Dolayı O Sizi Mahcup Etmeyecektir Vereceği Cevap 

%90 Tabikidir Şimdi İse Farklı Bir Sosyal Mühendislik Taktiğine Geçelim 


Bir Sosyal Mühendislik Hikayesi Daha 

“Bütün büyük sistemler çıldırmaya çok yatkındırlar”

Umberto Eco (denemeler) 





Ankara’nın en büyük megamarketlerinden birinde bilgisayar mühendisi olarak çalışıyordum. Büyük ekonomik krizden dolayı kapı önüne konulanlardan biriydim. Almanya’daki ana şirket bu krizi fırsat bilip Türkiye’deki üç büyük şehirdeki megamarketlerdeki tüm elemanlarının neredeyse yarıya yakınını işten çıkarmış ve geri kalanlarında maaşlarında neredeyse yüzde kırklara varan maaş azaltması yapmışlardı. Geride kalanlar sessiz kalmak zorunda kalmışlardı. İtiraz edenlere de ekonomik krizi gösterip, “beğenmiyorsan işten ayrılabilirsin” diye aba altından sopa göstermişlerdi.





Megamarketin yaptığı aslında fırsatçılıktan başka bir şey değildi. Ekonomik krizin getirdiği bulanık ortamdan faydalanıp hem personel yenilemesine gitmişler hem de var olan personel giderlerini yüzde kırklara varan oranda azaltmışlardı. Bu azaltma tabi ki daha sonra yıl sonu bilançosuna kar olarak geçmişti.





Diğer süpermarketleri “büyük bakkal” diye küçümseyen ve burnundan kıl aldırmayan yöneticiler için elde edilen bu kar, başarı hanesine atılan fazladan bir artı demekti. Tabi ki işsiz kalan insanların durumu onların kesinlikle umurunda değildi. Sebepsiz olarak açıkta kalmak elbette kötü bir şeydi ama işte ekonomi buydu... katı kuralları olan bir sistem.



Elime tutuşturulan ve timsah gözyaşları ile dolu olan işten çıkarma mektubunda yazan sözler hiçbir şekilde umurumda değildi. Bir anda beş parasız ve işsiz kalmıştım. İşsizliğimin birinci ayında evimden, ikinci ayında ise sevgilimden olmuştum. Üçüncü ayın kayıplarını hiçbir şekilde sormayın bana.



Tek istediğim bir şekilde megamarketten intikam almaktı. Bu yaşadığım çöküntünün ve acının bir şekilde hesabını vermek zorundaydılar. Marazi bir duyguydu biliyordum ama kendimi de alamıyordum. Tuhaf bir psikoloji...



Nasıl intikam alabilirdim?



Hızla ve öfkeyle koşarken, köşedeki bakkaldan ekmek alırken ve yastığa kafamı koymadan kafamın içinde hep aynı düşünce vardı: megamarketi çaresiz bırakmak ve onlara zarar vermek istiyordum.



Bir bilgisayar mühendisi bir megamarkete nasıl zarar verebilirdi? Gidip yangın çıkarsam sigorta şirketi ertesi gün büyük bir çekle zararı hemen tazmin ederdi. Elimde silah birkaç yöneticiyi haklasam? Hapislerde çürürdüm.



Başka ne olabilirdi? Öyle bir şey bulmalıydım ki...



Büyük bir hınçla ve inatla her hafta muhakkak bir kez megamarkete uğruyordum. Hiçbir şey almasam bile (sonuçta bir müşteri olarak girmeme engel olamazlardı) öylesine dolaşıyordum. Çalıştığım yere girmeme tabi ki izin vermiyorlardı. Orası özel manyetik kartlarla girilen, klimaların havayı buz gibi yaptığı ve bilgisayar sisteminin olduğu yerdi. Almanya’dan gelen yöneticilerin büyük bir gururla övündükleri stok takip programının çalıştığı yerdi.



“Raflardan bir sakız eksilse ekranda bunu görürüz” diye övünürlerdi hep. Dedikleri doğruydu, bir sakız kasada satılsa, tüm sakızların olduğu veri tabanına bu hemen işlenirdi. Hem donanım hem de yazılım olarak bilgisayar sistemleri ile o kadar övünürlerdi ki herhangi bir anda herhangi bir rafta bulunan sakız sayısını kesin olarak bulabileceklerini söylerlerdi. Bu konuda abartıya kaçmıyorlardı, kayıp ve bozulmaları hesaba katmazsanız gerçekten tam sakız sayısını bilebilirlerdi. Bu özel stok takip sistemin dünya üzerinde birkaç otomobil fabrikasında ve megamarkette olduğunu iddia ediyorlardı. Bu iddialarında haksız sayılmazlardı. Sistemi Almanlarla birlikte kuran bendim ve dedikleri gibi gerçekten mükemmel işliyordu. Sadece bilgisayar ayağı değil, aynı zamanda stok sayımı, kasa takibi, ürün girişi vs. hepsi birlikte mükemmel bir bütündü. Bütün ürünler ambara girişinden, kasa çıkışına kadar sıkı bir şekilde takip edilirdi ve en ufak bir kaçak dahi söz konusu değildi.



Bunları düşünüp yürürken birden çıkış kapısındaki detektör öttü. Sanırım bir müşteri ya bir şeyi kasaya işletmeden yanlışlıkla almıştı yada mutsuz bir kleptoman bir şey yürütmeye kalkışmıştı. Güvenlik detektörünün ötmesiyle birden aklıma bir şey geldi. İster megamarket olsun ister ufak bir bakkal, bütün kontroller sadece çıkışta yapılırdı, girişte hiç bir kontrol olmazdı. Başka bir süpermarketten alışveriş edip megamarkete geldiyseniz naylon torbanız içeri girmeden önce görevliler tarafından bantlanırdı, Böylece kasada karışma olması engellenirdi. Bir de ayrıca güvenlik kontrolü vardı ki o sadece üzerinizde silah yada kesici bir alet var mı? diye bakmak içindi. Bildik ve sıradan prosedür yani.



Bütün güvenlik önlemleri megamarketten herhangi bir şey çalınmaması için düzenlenmişti ama kimsenin aklına megamarkete bir şey sokmak isteyen birinin çıkabileceği gelmemişti. Öyle ya durduk yerde bir müşteri niye megamarkete mal soksun ki? Yani megamarketi durduk yerde daha da zengin etmenin görünürde hiç bir mantığı yoktu.



Bunu düşününce gülümsedim. Aklıma gelen fikrin basitliği beni bile şaşırttı. Megamarketi çıldırtabilirdim, hem de çok basit bir şekilde. Onları çok övündükleri bilgisayar sistemiyle vurabilirdim.



İşten atılalı beri ilk defa yüzüme bir gülümseme ve içime bir neşe yayıldı. Hemen megamarketten çıkıp evime geri döndüm. Kapıdaki görevlinin “işten ayrılmanıza çok üzüldüm” demesi üzerine başımı sallayıp, görevliye bakıp kaygıyla yüzümü ekşittim.



Eve dönünce hemen intikam planımı yapmaya başladım. Megamarketin belkemiğini oluşturan bilgisayar sisteminin ve onun üzerinden çalışan bilgisayar programının en büyük kusuru, sistemin kusursuz olması yada bir başka deyişle sistemden kusursuz olması istenmesiydi. Bu da onun en büyük kusuruydu. İnsanın kulağına paradoksal geliyordu ama sistemin kusuru “kusursuzluğuydu”.



Ertesi günden başlamak üzere kalın paltolarımın içine sakladığım ve başka süpermarketlerden aldığım ürünleri gizlice megamarkete sokup, kameraların (hepsinin yerini ezbere biliyordum) göremeyeceği şekilde raflara koymaya başladım. Eğer bir kamera varsa, sırtımı kameraya dönüyor ve sonra dışardan başka bir süpermarketten aldığım bir ufak deterjan, bardak ya da her neyse çıkarıp, sanki o an beğenmemişte yerine koyuyormuşum gibi rafa, benzer ürünlerin yanına yerleştiriyordum.



Olur da beni takip ederler diye tüm alışverişi nakit olarak yapıyordum çünkü aynı kredi kartı numarası ister istemez onları şüphelendirirdi. Şüphelenirlerse takip ederler ve sonuçta mutsuz adamı bulabilirlerdi.



Daha sonra aklıma bir şeytani fikir daha geldi. Megamarketten aldığım bazı malları tekrar içeri sokup tekrar satın alıyordum. Aynı barkodlu ürün iki kere kasadan geçerse sistem iyice şaşardı.



Bu sinsi çabalarım yaklaşık iki hafta boyunca her gün sürdü. Dışarıdan aldığım mallar bana pahalıya patlasa da (yaklaşık üç yüz milyonluk ıvır zıvır mal) sonuçta beklediğim karmaşa gerçekleşti. 



Eski iş arkadaşlarımdan birini hal hatır sorma bahanesiyle telefonla aradım. O hala megamarkette eski maaşının yarısına bir maaşla çalışıyordu.



“Dükkanda işler nasıl?” diye öylesine sordum.



“Kötü. Bilgisayar sisteminde daha önce hiç karşılaşmadığımız garip bir hata oluştu”



“Ne oldu ki?” diye sordum içimdeki heyecanı zorlukla zaptederek.



“Epey bir kalemde daha önce hiç karşılaşmadığımız bir stok fazlası görünüyor, yani stokta ve rafta olan mal miktar bilgisayarın gösterdiğinden fazla”



“E ne var ki bunda? Az çıkmasından iyi değil mi?” dedim sanki bilmiyormuşum gibi...”



“Az çıkması bizim için çok daha iyi. Her zaman için çalınma, kayıp yada üründe bozulma yüzünden belli bir miktar eksik çıkması normal kabul edilir. Zaten mahalle bakkalından tut uluslararası megamarkete kadar tüm satıcılar bunu baştan kabul eder ve sineye çekerler, çalındı, bozuldu yada kayboldu denir. Bizde de raf ve stok sayımlarında çıkan eksikler kayda geçirilir ve yıl sonu envanterinden düşülür.”



“Peki sorun ne? gerçekten hala anlayabilmiş değilim” dedim



“Fazla çıkması demek, bir bütün olarak ambar girişinden, kasa çıkışına kadar olan ürün hattında bir yerde bir hata olduğu anlamına gelir. Ya insan hatası ya da bilgisayar.” dedi.



“Kocaman megamarkette o kadar bir fazlalık ne olacak ki, niye bu kadar problem oldu ki?” dedim saf saf.



“Haklısın, bize kalsa dört, beş yüz milyon liralık bir açığın üstünde durmazdık. Türk usulü olayı ört bas eder, unutur giderdik. Meblağ devada kulak, ne olacak ya! Aptal pastanenin günlük cirosu bile 10 milyar. Ama başımızdaki Gestapo olaya taktı. Biliyorsun bu Almanlar hastalık derecesinde titizler ve bizim yer, bu sistemin pilot olarak denendiği ve çalıştığı ilk yer. Sistemin neredeyse kusursuz işlemesini istiyorlar. Sorun dört yüz milyon falan değil, bu kadar bir para tabi ki onların da umurunda değil. Gestaponun derdi, bilgisayar sisteminin mükemmel çalıştığından emin olmak.



Düşünsene, bu olayın nedenini araştırmak için bizi mesaiye bıraktırdılar ve sadece otuz kişinin iki günlük fazla mesai ücreti dört milyar.” dedi.



“Peki nedenini bulabildiniz mi?” diye sordum



“Şimdiye kadar hayır. Bütün bunlar yetmezmiş gibi bir de, çift ürün geçişi var. Aynı barkodlu bir ürün iki kere satılmış gibi gözüküyor. Olacak şey değil. Sanki biri aldığı malı tekrar yerine koyup almış gibi. Neyse, sen ne yapıyorsun?”



“Bildiğin gibi, bir değişiklik yok. Şimdilik eldekilerle geçinmeye çalışıyorum”



“Evet. Bu kriz hepimizi kötü vurdu. Aklımdasın, bir iş çıkarsa ilk seni arayacağım”



Konuşma bittiğinde gülümseyerek telefonu yerine koydum. Beklediğimden çok daha büyük bir başarı kazanmıştım. Basit fikrim işe yaramıştı. Bu aşamada yeni yeni mallar götürmeyi kesmemeliydim çünkü sorunun devam etmesi gerekiyordu.



Ertesi hafta yine benzer şekilde çalıştım. Sistemde bariz bir hatanın olduğuna inanmaları için başka ürünlerde de benzer stok sorunlarının çıkması gerekiyordu. Bu yüzden, deterjandan, sıradan ampule kadar bir çok ürünü ya dışardan alıyordum yada megamarketten alıp tekrar içeri sokuyordum.



Konuştuğum arkadaşımı bir hafta sonra tekrar aradım. Yine hal hatır sorma, hafif bir sohbetten sonra konuyu ben demeden kendi açtı.



“Geçen gün sana bahsettiğim sorun vardı ya” dedi



“Hangi sorun?” dedim sanki anımsamakta zorlanıyormuşum gibi.



“Hani şu ürün fazlası çıkmasına neden olan sorun” dedi.



“Haaaa!, evet hatırladım, ya koca megamarket için dört yüz milyonluk açık inanılmaz küçük bir rakam, devenin kulağı bile değil, bunun için mi? uğraştırıyorlar sizi adi adamlar, beni işten attıkları yetmiyormuş gibi. Peki bulabildiniz mi fazlalığın sebebini?” diye sordum.



“Hayır. Seninle konuştuğumuz o günden bu yana gece 12’lere kadar mesaiye kalmamıza rağmen hiçbir şey bulamadık. Sadece biz bilgisayarcılar değil, ambar görevlileri ve kasiyerlerin bir kısmı da işe dahil edildi. Ürün sayımları, kontroller, stok takibi, kasa çıkışları, muhasebe kayıtları vs. vs. Bu fazlalığın nereden kaynaklandığını bulamadık. Sen de bilirsin, sistem o kadar büyük ki, takip etmek çok zor.



Sanırım bilgisayar programında bir hata var. Kabul etmek istemiyorlar ama durum onu gösteriyor. Bilirsin Almanlar inatçıdır, hata yaptıklarını kabul etmek istemezler.” dedi.



“Evet” dedim. Arkadaşım gülümsediğimi tabi ki göremiyordu.





Ben ve megamarket arasındaki mücadele bu şekilde bir ay kadar devam etti. Durumu açıklığa kavuşturmak için Almanya’dan önce bir müfettiş arkasından bir bilgisayar grubu geldi. Türkiye’deki görevli Alman’ın titizliğini Almanya’daki merkezde göstermişti.





Bütün bu çabalara rağmen hiçbir şekilde çözüm bulunamamıştı. Kimse fazlalığın nedenini açıklayamıyordu. 



Dört aylık bir mücadelenin sonunda pes etmişlerdi. Hatanın bilgisayar programından kaynaklandığını kabul ettiler. Programda öyle bir kutu içinde iki üç bin dolara satılan sıradan bir program değildi. 600 bin dolara satın alınan ve birden fazla yerde kurulan çok pahalı bir şeydi.



Programı yazan firma, ancak hatayı görürse programı geri alabileceğini söylemişti. Kaynak kodu tek tek taramak kimsenin işine gelmiyordu çünkü 15 bin satırlık bir dokümanda sürekli olarak aşağı yukarı gezinmek demekti bu.



Sonuçta megamarket programı kullanmaktan vazgeçti. Kurulumu, kendisi ve eğitimi dahil olmak üzere onlara 600 bin dolara patlayan yeni bir stok takip programı almak zorunda kaldılar.



Yeni programda sorun çıkartacaktı ama çıkartmadı çünkü beni tekrar işe almışlardı.



İlginç bir şekilde bir kum tanesinin kocaman bir dişli çarkını çıldırtabileceğini gördüm. Büyük sistemler gerçekten çok tuhaftırlar.



Bu olay Amerika’daki birkaç üniversitenin bilgisayar bölümünde “fazlalık veren program olarak” veri tabanı dersinde örneklerle işlendi. Kaynak kodunun o kadar incelenmesine rağmen sebebi bulunamadı. Programın sahibi olan firma neredeyse iflasın eşiğine geliyordu ama bu benim isteğimin ve kontrolümün dışında olan bir şeydi.





Hikayeler Harici Hiçbirşey Alıntı Değildir Beğendiyseniz Teşekkür Etmeyi Unutmayın Biryerde Paylaşacaksanız Emeğe Saygı Duyup "Siberyazilimcidan Alintidir Diyerek" Paylaşin Lutfen










Facebook Sayfamız için TIKLA



Dikkat Yeni pia ve vpnbook şifreleri İçin Tıklayınız..!



GRUBA KATILMAK İÇİN TIKLAYINIZ..!

Apk indir

Paylaş: Facebook Twitter Google Plus Pinterest Tumblr

Bu yazıya yapılan yorumlar:

  1. çok düzensiz olmuş ne biçim site bura

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Makalemi Düzensiz Olmuş Anlamadım

      Sil
  2. Emeğine sağlık Can hocam iyi anlatım olmuş

    YanıtlaSil
  3. Ellerine sağlık kardeşim kopyaladm okuyucam :D

    YanıtlaSil
  4. Helal be çok güzel olmuş ellerinizi sağlık devamını bekliyorum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Eyw Dostum Yazmaya Çalışacağım

      Sil
  5. manipüle ve algı konularına devam et dostum

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. EywAllah Dostum Bu Tür Konular %25 lik Bir Kismini Mutlu Ediyor Ancak Bazi Insanlar Ilgilenmiyor Buda Bloga -Olarak Geri Dönüyor

      Sil

DMCA.com Protection Status